Ömrüm
Ömrümüz
Ömürlerimiz;
Özellikle son on yıl itibariyle
Yeni yıkımlara, acılara, haksızlıklara tanıklık ederek
Ve bir ‘Adaletsizlik’ zımparasında, kanarcasına törpüleniyor yeniden ve kapanması zor yaralarla.
Yazık!
Çok yazık…Oysa; masum bir talep etrafında ve hâlâ müthiş bedeller ödeyerek çırpınıyor ciddi bir çoğunluk ayrı ayrı kulvarlarda.
Kimi: nöbetini tutuyor adaletin
Kimi: adımını atıyor adalet talebine doğru
Kimi: hışmına uğruyor adaletsizliğin
Kimi: tutsak oluyor adalet uğruna, sorgusuz-sualsiz.
Kimi: yaşamdan kopuyor ecelsiz, adalet çığlıkları atarak.
Kimi: ölüm oruçlarına yatırıyor bedenini ve hak-adalet istiyor en hak ettiği yerden, üstelik gözlerimizin içine bakıp, gülerek…
Kimi: bu türden adalet arayışları bağlamaz beni diyor
Kimi: benim taleplerimin karşılığı yok diyor, bu adalet arayıcılarının yüreklerinde.
Kimi: “aklınız neredeydi şimdiye kadar?” diye soruyor.
Kimi: Bugünden sabaha, devrim bekliyor bu eylemlerin sonlanacağı günün şafağında!
Kimi: ölüm diyor…
“emret reis-öldüreyim” diyerek gözdağı veriyor
Pervasızca ve en ucuzundan göz kırptığı, mevkii kapma çabasıyla.
Adalet savaşçılarına!

Kimi: Saf tutuyor sanatçı olarak sarayın sofrasında, iftara oturuyor. İçeriğini ve makamını bile bilmediği dualarla açıyor / Kapatmadığı orucunu, yıkıma muhatap, soylu bir ağacın meyvesi, kuru zeytinle.
Kimi: “yorma kendini sen bize lazımsın” diyor beyanında daha çok da alaycı bir üslupla, yürüyüş kulvarlarında kararlı giden bir adalet arayıcısına.
Kimi: Bu yürüyüş adaletsiz
Kimi: Bu yürüyüş “lütfumuzdur” diyor
Kimi: Bu nöbetler anlamsız-eylemciler hain
Kimi: Bunca itiraz türküsü için gereksiz diyor,  adaletten nasip almamışlığın sığlığıyla.
Oysa: “Adalete Adalet” için, kolunu vermiş çocuklar sürükleniyor yerlerde. Annesinin darp çığlıklarına çaresiz, yeni acılarla ve dahası sana/bana adaletli ve adil bir düzen kurabilme umuduyla cansiperane..!
Çağın hastalığı ‘umarsızlığa’ çare bile aramıyor doktorlar artık!
Akın akın tatile gidiyor insanlar bardaktan boşanırcasına denize-havuza atıyorlar kendilerini ve akşam sofralarında ‘adaleti ya da adaletsizliği’ meze yaparak konuşuyorlar, tüm bu yaşananlara seyirci. Polis bile artık eylemcilere “Nöbetçi eylemci misin?” diyecek kadar tanıdık bakıyor.
Küçümsemek hastalığını, kendisini ‘büyük’ (!) göstermek edasıyla kusuyor, kuşatılmış ‘milli gençlik’ VE BEN: 66 yaşımda 18’lik yürekle soluklanan bir müzisyen olarak, yeni ezgiler kurguluyorum notalarla, bunca rotasız söylemlerden yola çıkarak.
Ey benim güzel ülkem
Ey benim sımsıcak topraklarım
Ey benim güzelim halklarım.
Ki benim gasp edilmiş ve pervasızca yok edilmekte olan en insanca haklarım, armağan size!
Bu adalet arayışlarının hiçbirini yok saymıyor hiçbirini küçümseme hakkını bulmuyorum kendimde.
Ve eleştiri haklarım saklı
Ve öfkem cebimde
Bir oraya / bir diğer tarafa koşturup duruyorum
‘Nöbetçi bir eylemci’ gibi – Emeklilikten uzak…
Emek’ten,
Emekçi’den,
Demokrasi’den,
Devrim’den,
Bir olmaktan,
Biz olmaktan,
Adalet ve özgürlüklerden yana
dimdik ayakta.
Ve bütün ‘Ama’ları şimdilik yok sayarak,
Katkı sunmaya devam edeceğim bu onurlu kavgaya.
Tanıklık ederek yaşananlara
Kendimi daha hazır edeceğim
Yeni ve yeniden
Yaşanacaklara..!
“Gerçek anlamda
Sanata ve sanatçıya
Adalet arayışçılarına
Ve kuşatmanın  tüm mağdurlarına
Selam ederek’’
UMUTLA

DOSTLUKLA

SUAVİ

Reklamlar

“YAĞLI”KÖMÜR!
Sizler karınca gibiydiniz aslında harıl-harıl yeraltında çalışan-çalıştırılan!
Ve o karanlık dehlizlerde,karıncanın kış telaşı gibi kendi yarınlarınızı biriktirmeye çalışan…
Yer üstünde
farkında dahi olunmayan karıncalar.
Kimi zaman üzerlerine basılan,yuvaları dağıtılan
Kimi zaman” kumdan” evleri bozulan karıncalar.
Alın teriyle ekmeğini yoğuran
En hak edilmiş lokmayla bebelerini doyuran
Emekçi kardeşlerimiz.
Gurulu olan siz!
Yalın olan siz!
Temiz ve gerçek olan siz,
Emeğiniz,
​ Ve karşılığı ödenemeyen alın teriniz.
Şimdi o iki ağızlı madene; iki ölüm girişine yani, su sıkılıyor bir süredir,soğusun diye zehir yanığı ciğerleriniz.
​Size çok az şey verip,ama neredeyse “tüm mal varlığını” vermişcesine ahkam kesenler! aslında size neredeyse hiç bir şey vermediler.
İnsan vermediğiyle nasıl övünür ki? Ama onlar hemen ardınızdan yüzsüzce,utanmadan övündüler:
Eksik yok
Teçhizat tam
Yaşam odaları noksansız dediler.
Yani onlar “lekesiz” suçlu olan yine siz-biz.!
Bu yüzdendir ki
Ne dersem az-Ne dersem biraz eksik.
​Uzun bir yürüyüştür hayat ki sizler daha da zor olanını seçtiniz.
Olası tehlikelerde,galerilere nefese çıkardınız avlu’da voltaya çıkar gibi.
Bu yürüyüşe “nefes yürüyüşü” derdiniz bilirim de ;siz ekmeğinizi ürettiğiniz o yağlı kömürden bir gün nefesinizin kesileceğini nereden bilirdiniz? Daha önce yaşanan vedaları görmeseydiniz.
Oysa neredeyse ortalama bir daire fiyatıydı “yaşam odası” denen o “ temel “ eksiğiniz…
Olanakları saymakla bitmez işverenleriniz ve borçsuz bir ülke yönettiklerini haykıran “hükümetimiz”!!!eğer biraz vicdan taşısaydı örneğin,veya omurgalı olsaydı devlet eliyle sarmalansaydı emeğiniz; Belki de şu an ailenizle birlikteydiniz-yemekteydiniz..
Olmadı
Olamadı
Yine çok ağır ödendi şahsınızda
Ucuz ihmallerin
Emsalsiz bedelleri…!
-Avucunda “helallikle” oğluna veda eden siz..!
-Konuşma engelli oğlunu o sabah özellikle öperek adeta vedalaşan siz
-Hamile kadınını eşiz-doğmamış bebeğini yetim koyan siz.!
-Babasının kanser tedavisi için ve asgari ücreti çoğaltmak adına abi-kardeş azami çalışan siz.!
-Güvencelerden yoksun üstelik ölümünüze “bu işin fıtratında vardır” denen siz.!
-Çizmeleri çıkarayım mı? Kirlenmesin çarşafınız-sedyeniz diyen siz!
Bilesiniz
Bu toplumun en temizlerindendiniz!

Bu facia benden de çok şey eksiltti canım kardeşlerim.
Benim de yandı ciğerlerim.
Ben de zehir soludum-benim de ocak’ta kaldı bir yarım.
Ve ben de artık biraz vardiyalıyım.

Ve şimdi sizler yoksunuz.Oysa Nazım Ustanın dediği gibi sanki: ….”karıncalar gibisiniz kardeşim,üstelik ne kadar da çoksunuz”…!
Kiminiz baba
Kiminiz eş
Kiminiz abi-kardeş
Ama neredeyse hepiniz birer çocuksunuz;ölümle dans eden! O bacalardan içeriye girip-çıkıp!
Üstünü-başını kirleten ve adeta sepetlerin içinde “soyunup-giyinen”

​Artık veda vakti geldi.
Hoşçakalın.
Sizi çok özleyecek ve asla unutturmayacağız.Bu mücadeleyi işçi sınıfı ve emekçiler adına yükselteceğiz.
Oysa;yaşanmamış ömürlerinizdir omuzlarımızda miras.
Elbette samimiyetle içselleştirdiğimiz bu kavga-bu yas bir bilince dönüşecektir.
Dilerim bir gün mezarlarınızın önünden çoluk-çocuk-yüz binlerle çiçeklerle yürünecektir.

“siyah akar Zonguldağın deresi
Yüz karası değil,kömür karası
Böyle kazanılır,ekmek parası” O.Veli

Hüzünle
SUAVİ

“YAĞLI”KÖMÜR!

Sizler karınca gibiydiniz aslında harıl-harıl yeraltında çalışan-çalıştırılan!

Ve o karanlık dehlizlerde,karıncanın kış telaşı gibi kendi yarınlarınızı biriktirmeye çalışan…

Yer üstünde

farkında dahi olunmayan karıncalar.

Kimi zaman üzerlerine basılan,yuvaları dağıtılan

Kimi zaman” kumdan” evleri bozulan karıncalar.

Alın teriyle ekmeğini yoğuran

En hak edilmiş lokmayla bebelerini doyuran

Emekçi kardeşlerimiz.

Gurulu olan siz!

Yalın olan siz!

Temiz ve gerçek olan siz,

Emeğiniz,

                 Ve karşılığı ödenemeyen alın teriniz.

Şimdi o iki ağızlı madene; iki ölüm girişine yani,  su sıkılıyor bir süredir,soğusun diye zehir yanığı ciğerleriniz.

                Size çok az şey verip,ama neredeyse “tüm mal varlığını” vermişcesine ahkam kesenler! aslında size neredeyse hiç bir şey vermediler.

İnsan vermediğiyle nasıl övünür ki? Ama onlar hemen ardınızdan yüzsüzce,utanmadan övündüler:

Eksik yok

Teçhizat tam

Yaşam odaları noksansız dediler.

Yani onlar “lekesiz” suçlu olan yine siz-biz.!

Bu yüzdendir ki

Ne dersem az-Ne dersem biraz eksik.

                Uzun bir yürüyüştür hayat ki sizler daha da zor olanını seçtiniz.

 Olası tehlikelerde,galerilere nefese çıkardınız avlu’da voltaya çıkar gibi.

Bu yürüyüşe “nefes yürüyüşü” derdiniz bilirim de ;siz ekmeğinizi ürettiğiniz o yağlı kömürden bir gün nefesinizin kesileceğini nereden bilirdiniz? Daha önce yaşanan vedaları görmeseydiniz.

Oysa neredeyse ortalama bir daire fiyatıydı “yaşam odası” denen o “ temel “ eksiğiniz…

Olanakları saymakla bitmez işverenleriniz ve borçsuz bir ülke yönettiklerini haykıran “hükümetimiz”!!!eğer biraz vicdan taşısaydı örneğin,veya omurgalı olsaydı devlet eliyle sarmalansaydı emeğiniz; Belki de şu an ailenizle birlikteydiniz-yemekteydiniz..

Olmadı

Olamadı

Yine çok ağır ödendi şahsınızda

Ucuz ihmallerin

Emsalsiz bedelleri…!

-Avucunda “helallikle” oğluna veda eden siz..!

-Konuşma engelli oğlunu o sabah özellikle öperek adeta vedalaşan siz

-Hamile kadınını eşiz-doğmamış bebeğini yetim koyan siz.!

-Babasının kanser tedavisi için ve asgari ücreti çoğaltmak adına abi-kardeş azami çalışan siz.!

-Güvencelerden yoksun üstelik ölümünüze “bu işin fıtratında vardır” denen siz.!

-Çizmeleri çıkarayım mı? Kirlenmesin çarşafınız-sedyeniz diyen siz!

Bilesiniz

Bu toplumun en temizlerindendiniz!

 

 

 

 

 

Bu facia benden de çok şey eksiltti canım kardeşlerim.

Benim de yandı ciğerlerim.

Ben de zehir soludum-benim de ocak’ta kaldı bir yarım.

Ve ben de artık biraz vardiyalıyım.

 

Ve şimdi sizler yoksunuz.Oysa Nazım Ustanın dediği gibi sanki: ….”karıncalar gibisiniz  kardeşim,üstelik ne kadar da çoksunuz”…!

Kiminiz baba

Kiminiz eş

Kiminiz abi-kardeş

Ama neredeyse hepiniz birer çocuksunuz;ölümle dans eden! O bacalardan içeriye girip-çıkıp!

Üstünü-başını kirleten ve adeta sepetlerin içinde “soyunup-giyinen”

 

                Artık veda vakti geldi.

Hoşçakalın.

Sizi çok özleyecek ve asla unutturmayacağız.Bu mücadeleyi işçi sınıfı ve emekçiler adına yükselteceğiz.

Oysa;yaşanmamış ömürlerinizdir omuzlarımızda miras.

Elbette samimiyetle içselleştirdiğimiz bu kavga-bu yas bir bilince dönüşecektir.

Dilerim bir gün mezarlarınızın  önünden çoluk-çocuk-yüz binlerle çiçeklerle yürünecektir.

 

“siyah akar Zonguldağın deresi

Yüz karası değil,kömür karası

Böyle kazanılır,ekmek parası” O.Veli

 

Hüzünle

SUAVİ

 

 

 

SANAT-PİYASA-META.

SANAT-PİYASA-META.
Her sanat kolu (disiplini) , aynı zamanda bir anlatımdır ve doğal olarak her sanatçı
aynı zamanda bir anlatıcıdır.!
İyi bir anlatıcı olmanın ( olabilmenin) ; bireyde coşku yaratmakla , kitleleri harekete geçirmekle , dikkatleri çekmekle ilişkisi vardır.
Ve ; her iyi anlatım , her sanatsal başarı.,
sanatçının “girdileri ” ile doğrudan ilişkilidir. Çünkü; Tüm sanatsal çıktılar doğal olarak
sanatçının girdi’lerinin yansıması- dışa vurumudur.
Sanat olgusunda bu yaklaşım önemlidir…
Yani : İlgi-ilişki ve ilintili olmak hali.!
Üretken olmanın ilk ve önemli yönelimleridir.
Üretkenlik ; Sanatçının “girdilerinin”-” dışa vurum ” evresine ulaşmasına kadarki süresi ile doğru orantılıdır.Ancak sanatın kuşatıldığı aşamalarda üretkenliğin bu doğal süreci de olağan mecrasından hızla uzaklaştırılabilir.!
Sanat : Sömürücü sınıfların çıkarlarına hizmet ederek gerici bir nitelik kazanabileceği gibi / Ezilen kitlelerin çıkarlarına hizmet ederek ilerici bir nitelik de kazanabilir.Yani sanat ile toplumsal mücadeleler arasında bir bağ vardır.
Kapitalist üretimde ise ,”bütün ürünler meta haline gelirler”
Yani sanatsal üretim-meta üretimine dönüşmüştür artık ve sanatçının emeği “artı-değer” üretişiyle , mübadele değeriyle ölçülüdür.Dolayısıyla,kapitalist toplumlarda ” bir sanatçı ürettiği sürece değil,firmasını “zengin “ettiği sürece-üretici bir sanat emekçisidir ve göreceli olarak değerlidir.! (Ya da değersiz)
Lenin’de bu anlamda şöyle söylüyor.”Özel mülkiyete dayalı bir toplumda sanatçı piyasa için meta üretir…”
Böylece; Burjuva sanatçının özgürlüğü gizli ( ya da iki yüzlüce gizlenmiş ) bir bağımlılıktan; para kesesine,ahlak bozukluğuna ve girişimciye bağımlılıktan başka bir şey değildir.Yani bu anlamıyla sanat ; egemen sınıfların , tek ideali kar peşinde koşmak olan burjuvazinin bencil çıkarlarına göbeğinden bağımlı kılınmış bir haldedir.Bu seyriyle ise PARA:”bütün insancıl ve doğal özellikleri kendi karşıtına dönüştürmekte ve güzel- soylu -hakiki her ne varsa etkisi altına alarak yıkıma uğratmaktadır.!!!
Bu nedenledir ki Marks;Kapitalist üretim tarzının ” bazı manevi üretim biçimlerine ÖR: Sanat ve Şiire düşman “olduğunu söyler.
Yani sanatçının etkileşimleri bağlamında ,”girdilerinin ve çıktılarının” para merkezli (hedefli) kuşatılmışlığı.., “Olası ürünü daha doğmadan -yaratım sürecine bile müdahale ederek sipariş etmek-satın almak ve veya ürünü doğmadan biçimlemek- tarif etmek… ” o sanatçıyı hızla , yaratıcı sanat’dan -sanatsal üretimden ! yoksunlaştırarak- piyasanın acımasız koşullarında toplumsal mücadeleden de kopartarak
farklı ve belki de değersiz ve saygın olmayan bir başka mecraya savuracaktır.!
Farkında olunarak ya da olunmayarak gelinen bu aşama da sanat ve sanatçı dejenere edilmekte ve belki de kirli bir kuşatılmışlıkla asıl işlevinden koparılmaktadır.
Kuşkusuz bu bir tercih meselesi gibi de durmaktadır.!
Ancak ;” Sanatsal üretim “açısından;”Paranın asla temizleyemeyeceği ” kirlenmek de böyle bir şey olsa gerek..!
Yaygın değil
Saygın olan daha değerli değil midir?

Benim Newroz’um.

Yine bir Van seyahati.Yeni bir sahne heyecanı.

2013 Nisan 5
Avukatlar günü.
Geçtiğimiz günlerde tahliye edilen , dostum;Van Belediye Başkanı ve arkadaşlarının da katılacağı avukatlar günü için yollardayım yani.
Ev sahibi Van Barosu adına; Baro Başkanı Av.Murat Timur arkadaşımız.
 
Uçaktayım.
1 C’de oturuyorum.
Kaptan anons veriyor.”Van’da hava kapalı ve çok bulutlu” diye.
Türbülans var biraz.!
Oysa barış rüzgarları hakim aşağıda ve hava ılıman-iklim elverişli . Savaşa sıfır tolerans…!
 
Oysa hukukçular sıkıntılı.
Bir çok avukat içeride ,tutuklu -avukatlar gününde. Savunmayı  savunmaya çabalıyor bir avuç aydın dışarıda…..Hukuksuzluğa sıfır tolerans…!
 
Öğrenciler de içerde-Doktorlar-Gazeteciler-Seçilmiş vekiller-Yerel yöneticiler-Partililer-Emek temsilcileri de ve temsil edemedikleri işçiler direnişte tüm ülkede farklı bölgelerde.
Kimi köşe yazarları artık yazmasınlar istiyor birileri  ve içlerinden en irileri  sesleniyor : “Ya taraf olacaksınız /ya da bertaraf.! ” Adaletsizliğe sıfır tolerans…!
 
Ve sanat ve sanatçılar zor dönemlerden geçiyor yeniden.Ete süte karışmayanlar ise;Vip”ten.!
Dozu artıyor şiddetin her türden.
Daha çok  da kadına ölüm.! Ve yine,
Yüzlerce erkek konuşuyor “kadınlar için.!” Şiddete sıfır tolerans…!
 
Doğa can çekişiyor.Ormanlarda bin talan.Tehlikeli atıklar cirit atıyor su’da,toprak’da.
Lüfer kayıp-Zeytin üzgün-S.O.S.veriyor tabiat ana.Yakıt uçmuş gidiyor.GDO bağdaş kurup yerleşiyor tümüyle soframıza.Kanser reyting rekorları kırıyor-Obezite kapıda.!
Paranla ölüm satın alıyorsun yani. Talana sıfır tolerans…!
 
Van’da bir kahvaltı sofrası.Düzgün ve özgün.Yok-yok adeta.Önce göz doygunluğu ve kuşkusuz damak tadı.Benimse aklımda deprem takılı.Kent hala acılı-hala riskli.Yeni yapılar yükseliyor mantar gibi.Güvenlikli mi? Bilemiyorum.Cevabım yok.
Duyduklarımsa ürkütücü.Güven test edilecek belki de, yeni canlar üzerinden.
Soyguna sıfır tolerans…!
 
Savaş 
Hukuksuzluk
Adaletsizlik
Şiddet
Talan
Soygun…Birilerinin hızla ilerlediği kesin.!
Hala yangın yeri “Memleketim”.!

 

BENİM NEWROZ’UM….

Aslında,

Newroz ateşinin kızıllığında gece-gündüze=gündüz geceye eşitleniyordu o gün ;  milyonların tanıklığında-Barışa susamışlığında…

Belki de;

dünya’da bir ilk’e tanıklık ediyorduk Diyarbakır’da: Akın Birdal-Rıdvan Turan dostlarım ve Diyarbakışlı insanlarla,

Dehak’lara rağmen

demirci Kawa’nın özgürlük! şiarıyla.

Yeni bir güne

üstelik “yepyeni “ bir güne uyanıyordu milyonlar 21 Mart’da Diyarbakır’da.

Kuşkusuz bu ilginin altında o gün okunacak  ve PKK lideri Abdullah Öcalan’ın kaleme aldığı mesajın rolü büyüktü.Ancak; mesajın içeriği hakkında en küçük bir bilgisi bile olmayan milyonlar, mesajdan saatlerce önce alana akın ederek,hep bir ağızdan “Barış”diyorlardı.Barış…!

Bir ara gözüm Mahir Çayan’a takıldı; hararetli bir sohbet içerisinde Mahsun Korkmaz ve İbrahim Kaypakkaya ile konuşuyorlardı.

Deniz Gezmiş’in müthiş bir çeviklikle sahnenin altındaki platforma sıçrayıp ve Mazlum Doğan’ı da elinden tutup yukarı çektiği an ise fotoğraf makinemin karesine takılmıştı.

Kemal Pir Newroz ateşini yakması için anons  edildiğinde alanda tam bir sessizlik vardı.

Kemal Pir: “Mahir-Deniz-Mahsun-Mazlum-İbrahim haydi buraya” dediğinde, hep birlikte Newroz ateşi yakılmış ve bir anda halayın içinde bulmuşlardı kendilerini…

Ateş-Newroz-Halay

Ve giderek milyonların alkışları arasında ateşin hareleri içerisinden  el-ele geçerek Madımak’ça! gökyüzüne doğru süzülüp gittiler Diyarbakır semalarında… şelpeyle-semahla!

Kendimi bir andan Sakine’nin yanında buldum.Fidan Doğan-Leyla Şaylemez omuz omuza

halay’a durmuşlardı bile.

Öte yanda Şahin Öner-Ali Çiçek-Ertem Karabulut; hele Mehmet Hayri Durmuş’un Roboski’li çocuklarla hemen yanımızdaki coşkulu halayı., ortamı daha da canlandırmıştı.

Yalnızca Berfo Ana keyifsiz görünüyordu oturduğu koltukta .Yanı boştu ve o boş koltukta oğlu “Cemil Kırbayır”a ayrılmıştı.

“Hayırdır Berfo Ana “dedim

“böylesi bir günde üzülmek niye?”

“yok bir şey oğul “

“Cemil’imi bekliyorum-götürdüler ama hala dönmedi” deyiverdi.! Ve başladı  hıçkıra hıçkıra ağlamaya.”kimbilir belki de Cemil dönecektir ve gülecektir yeniden Berfo Ana”dedim ;

pek üstelemedim.

Bir ara Hrant Dink çarptı gözüme sanki! Yoksa benzettim mi? Çok emin olamadın.

Metin Göktepe ile kısa bir muhabbet ve Hasan Ocak’la,ayak üstü kayıpları konuşurken duydum Ahmet Kaya’nın sahne için anons edildiğini.

Alanda kıyamet kopuyordu adeta.

Ve Ahmet geldi sahneye!

Nedense hiç konuşmadı bu kez…

“siyah kazak-siyah bir pantolon vardı üzerinde,birde kırmızı atkı,tıpkı komşusu Yılmaz Güney usta gibi;ikisi de aynı giyinmişlerdi…

Müthiş bir sessizik oldu.Ben doğrusu;”Memleket Hasretim”i ya da

“Bahtiyar”ı söyler şimdi diye beklerken,o “Ağladıkça”yı tercih etmişti.

Amed Senfoni orkestrası eşlik ediyordu Ahmet’e ve milyonlardan oluşan muhteşem bir koro!

Dağlardan

Bahardan

Umuttan yana

Dağlarımız yeşerecek ,görecek-göreceksin-göreceğiz diyorlardı.

Orkestra finale yaklaştığında çakmıştı şimşekler peşpeşe…Ahmet: “hoşçakalın gözüm” dediğinde giderken milyonlara.

Bir bulut çöktü kentin üzerine,hava yağmura gebe!

Ve boşaldı sağanak.

Yağdı-yağdı-yağdı  umutların üzerine,BARIŞ yeşersin diye…

Sunucu mikrofonda iki kayıp çocuktan bahsediyordu. ”Uğur Kaymaz ve Ceylan Önkol”  Türkçe ve Kürtçe anons ediliyordu!!! Bulan- gören oldu mu çocukları?  Öğrenemedim.!

Toprağın kokusu-ekmeğin kokusu gibi yayıldı tüm alana.Genizleri yakarcasına…

Sayıları en az alandakiler kadar kalabalık olan özlediklerimiz!

Ve isimlerini “saydığım-sayamadığım” binlerce dostun tanıklığında sanki hep bir ağızdan bağırdık o gün … umutla!

“Newroz disa piroz be”

“Yaşasın halkların kardeşliği”

Gece-gündüz’e

Gündüz-geceye eşitleniyordu o gün.Ve

Selam durdu milyonlar yeni doğan gün’e.!

SUAVİ